Sevgili Kendim;
Bu yıllık yazısı İstanbul'un en sevdiğim yerinde, Bebek'te Boğaz'ın kenarındaki o masum bankta yazılacaktı; ama bugün 18 mart Çanakkale Zaferi ve deniz şehitlerini anma günü ve bir haftasonu, ayrıca bugünlerde nevruz bayramı var; kendi kültürümüzün sembolü olan bir bayramı başkalarına kaptırdığımız için, onlar da bazı kötü niyetli eylemlerini planladıkları için, ve birileri bizi korumak için okula kapattığından dolayı, vapura binip karşıya gidemedik bugün, ve daha vaktimiz yok.
Hala bir sığıntı gibi hissettiğim Tuzla'dan, penceremin kayıkhane, kreyn, ada,martı manzarasına bakarak yazacağım sana. Şu sıralar kendimi bile bile bir yalnızlığın içine ittiğimden ve ondan kurtulamadığımdan dolayı, sayfaya benden başka kimsenin girmesini istemedim(yalan), o yüzden kimse alınmasın, tüm sayfayı ben dolduracağım : Asık suratlı bir film karesinden fırlamış ve saniyenin onda biri hızla hayata girip öylece donup kalmıştım. Dışardan görünen o ki bu 5 yıl boyunca kameranın ağır çekim modunda senaryoda bana verilen rolü oynadım.
Tabi yönetmenlerin kızgınlıklarını çok iyi anlıyorum, verilende çok eksik kalmış sahneler bulduğumdan, bu sahneleri telafi için normallerinde de anormal bir doğaçlama tekniği uygulamıştım. Benim filmim gişelerde pek rağbet gören cinsten olmayacaktı muhakkak, ama sanatsal açıdan incelendiğinde Altın Portakal'ı almam içten bile değildi. Kimse bunun farkında değildi, popüler kültürün gelip geçici zevkleri karşısında ben bir hiçtim, benim gibi tiyatro kökenli bir oyuncunun az yatırımla çok para hedeflenen bir filmde ihtiyaçları karşılaması söz konusu değildi. Ses tellerimin hasar görmesi de benim suçum olamazdı. Suç kavramına da artık hiç saygım kalmamışı bugünlerde, önceden verilmiş cezalara karşı onlara uygun suçlar tertipleniyordu artık. Artık Raskalnikof olamazdım, artık Faust devri çoktan geçmişti; olsa olsa Tutunamayanlar Ansiklopedisi'nde Selim Işık'ın kopyası bir kişiliğin maddesine bürünecektim, olsa olsa Kafka'nın öykülerinden birinde bir böceğe dönüşecektim, olsa olsa Ulysses içinde kaybolacaktım; kurgusunu kendim yaptığım bir romanın figüranları arasında kendime birkaç sayfa ayıracaktım belki. Bu belki ve keşke laflarına hiç itibar etmeyebilirdim de, ne bileyim onların olmadığı bir sözlük yazabilir miydim?
Galiba en iyisi hayatımı bugünlerin en popüler olayıyla, bir beyaz yakalının bilmesi gereken en önemli şeyle, bir Powerpoint sunusuyla sizlere ballandıra ballandıra anlatabilir ve geleceğe dair bulanık planlarıma sizleri inandırabilirdim. Gelecek yarın mıydı, ondan sonraki gün müydü, yoksa gelecek dediğim tutku nesnesi 20 yıl sonra mıydı, hani gözlerim açıkken dahi düşünü kurabildiğim, hani kimselere anlatamadığım, buğuların arkasındaki şey miydi gelecek. Gelecek o kadar zamandan sonra bu satırları okurken birşeylerin değişmiş olması mıydı. Değişmek, hayatını bir Ar-Ge çalışmasına adayan birinin kullandığı kelimeden başkası değildi mutlaka. Kendimi bir deney hayvanına evirip yeni bulduğum kimyasalları mı deniyordum yoksa üstümde, yeni bulduğum formüllerin teorikten pratiğe dönüşmesini mi umuyordum bunları yaparken. Sabit kalamıyordum, 'gemi durdu yol yapmıyor' sözüne tahammül edemiyordum, o sancağı derhal sancak dolabından çıkarmalı ve paramparça etmeliydim. Evet çok bilinmeyenli bu insan denkleminin grafik metodla çözülememesinden sinirleniyor bir o kadar da zevk alıyordum. Üstelik trajedi ile komedi'yi birbirinden ayırt edemeyen seyirciler arasında ne yapacağını bilemez haldeydim; ağlamakla gülmek, ikisini de abartınca gözlerden yaş gelir. Ben galiba hep kutuplarda yaşıyordum, ekvatora hiç inemiyordum, orta yol ya da orta sınıf denilen eski Yeşilçam filmlerinin vazgeçilmez karakteriyle aram hiç iyi değildi. Ya da düşecek ya çıkacaksın, hayatı bir endüstri mühendisi gibi modelleyemediğimden optimum noktayı bulamadım kusura bakmayın.
Ama siz hep kusurlara bakıyordunuz nedense, nedense onları düzeltmeye çalışmak yerine sürekli azdırıyordunuz, hem diğer taraflara hiç mi hiç bakmıyordunuz, gerçekten sizi anlayamıyordum kusura bakmayın. Hep bir kusur ve kabahat halinde yaşadım, en azından öyle yaşadığımı sandım sizin bu tutumlarınızdan dolayı. Realist bir insanken sürrealist ve sembolik nasıl olunur, öyle biri oldum üstüme gelmeyin. Ya da üstüme teker teker ve nazikçe gelin ki anlatayım. Anlatmak, bu bizde hep eksik kalan şeydi. Karşılıklı oturup Amerikan filmlerinde olduğu gibi konuşamıyorduk. Sahi neden korkuyorduk, ben hiç korkmadım oysa. Eminim çözülebilirdi herşey, ortak bir dil kullanıp, hadi kıyak olsun diye gemici lisanını kullanıp diyaloğa geçseydik çözülmeyecek şey yok gibiydi. Bir takım saplantılarımızdan kurtulmak gerekiyordu önce, Einstein'ın atomu bile parçalamaktan daha zor dediği şu lanet olası önyargılarımızı tuzla buz etmemiz gerekiyordu("tuzla" derken dikkat).
Neden dünyadaki en zayıf halka olduğumuzu öğrenmemiz gerekiyordu, ağır bir paranoya hastalığına kapılmazdan evvel, hafif birer grip geçirseydik ve birbirimizi hasta ziyaretine gitseydik, orada sevgimiz artar ve herşeye karşı bağışıklık kazanırdık, hiçbir virüs bulaşamazdı bize. Tek şıklı bir test sınavı uyguladınız bana, kimseye seçme ve seçilme hakkı tanınmadığı gibi bana da tanınmadı, hep tanıdık simalar çıktı köprüüstüne bu yüzden, sonuçları çoktan açıklanmış bir sınavdan sonra yapılan formalite imtihana tabi olduk. Yine de küçük şeylere takmamaya çalıştım, hayata yön veren onlar olsa da, her zaman büyük düşünmek lazımdı, en azından birilerinin bunu yapması lazımdı, bu sorumluluğu üzerime almakla büyük hata yapsam da böyle. Benim zavallı insancıklarım, insan kardeşlerim, bir bilseydiniz herşey sizin içindi aslında, çünkü asıl olan sizdiniz, Şeyh Galip size boşuna mübde-i alem demedi.
Sevgili Kendim, 5 yıl Tuzla'da yaşadın, sana gerçekten şaşıyorum. Kimsenin uğramadığı bir deniz kasabasında, ışıltısı kaybolmaya yüz tutmuş bir denizfeneri gibi yaşadın, yaşantını gibi gibilerle uzatmaya kalksam bütün yıllığı dolduracak bu yazı, kısa kesiyorum. Gri binalarda, gri bir gökyüzünde yaşanan 5 yıl, dile kolay geliyor değil mi. İlkgençliğin yatılı bir erkek okulunda geçmesi, kim arzular ki bunu. Haftaiçi 5 gün okulda, haftasonu eğer cezalıysan gene okulda. Cumartesi pazarları yatmak için okula dönmelerin buruk hüznü, tabi barok üzüntüsü yüksek tavanlı odalarda yalnız kalmanın. Sadece haftasonları izne çıktığından da gerçek bir İstanbullu olamamanın sıkıntısı, her defasında İstanbul'la dargın ayrılmanın yürek burkuntusu.
Koşuşturmalar, bekleyeceğini bile bile geç kalmama telaşesi; uzun soluklu beklemelerde varis olmaya giden mesafenin kısalması; öğle vakti nereden geldiği bilinmeyen ve hiç bitmeyen tebliğler, orana burana bakılması; sabahın köründe kalkılması, sonra etüd denen 'bu saatte ders çalışacaksın' zamanları; renksiz dersanelerde neşesiz dersler, öğretmene çaktırmadan gözlerin kapanması, dersin tam ortasında görülen garip rüyalar, sonra bir nefes teneffüs saatleri, ne yapacağını bilememe, yeniden uykuya dalınması; sonra spora gidilmesi, havaların sürekli soğuk olması, dönerken çok üşünmesi; yemek taburuna geçilmesi, herşeye taburla gidilmesi, yemekhanede sessizlik denen şeyin sağlanamaması, azar işitilmesi, azarların bini bir para olması, artık hiç koymaması; etüd denen yaratığın akşam olunca yeniden dirilmesi; yatılması, yatılamaması, geç saatlere kadar kitap okunması, birşeyler yazılması, sarı bir ışığın gecenin bir yarısı yanık bırakılması, masanın üzerinde uyuklanması; törenlere hazırlanılması, denetlemeye hazırlanılması, sınavlara hazırlanılması, ütü yapılması, ayakkabı boyanması, eğitime gidilmesi, finallere girilmesi, savunmalar alınması, onların yazılması, sonra tebellüğ edilmesi, konferanslara girilmesi, birkaç yıl yaşlanıp çıkılması, birilerinin sürekli konuşmalar yapması, boş vaktin olmaması, olunca da canın hiçbir şey yapmak istememesi, sürekli denizin izlenmesi, denizin çok sevilmesi, bir an önce mezun olsak da kurtulsak denilmesi,birilerinin birşeye kızdıkları zaman yoldan geçen birini çevirip ona bağırması, selamların verilmesi, selamların alınmaması, herkesin herşeyden şikayet etmesi, her gelenin ben değiştireceğim deyip hayata içinden çıkılmaz bir hal aldırması, sene sonunda eskiye dönülmesi, sürekli eskiye dönülmesi, geleneklere itaat edilmesi, kimsenin ders çalışmayıp sınıfı geçmesi, kopya çekilmesi, revire çıkılması, dersten kaçılması, yasak yerlerde sigara içilmesi, bir cümlenin içinde mutlaka yasak kelimesinin geçmesi....
Sevgili Kendim, bu yazıyı okuyanları karamsarlık dehlizlerine attığın için sana çok kızıyorum, ama sen ne bileyim, hep olduğun gibi davrandın sanki, sahte yüzlerle çıkmadın kimsenin karşısına, dürüst oldun, ne bileyim hep diyalektik yaklaştın olanlara. Yakında İstanbul'da leylak renkli baharlar yaşanacak, yüzlerde utangaç ve pembe kızarıklıklar olacak, gözlerde ise deniz ışıltısı, sakın kaçırma...
2001-2006 için